Türkiyeli öğrencilerin yanı sıra akademisyenleri de ülkelerine çekmeye çalışan Malezya üniversiteleri cazip fırsatlar sunuyor.
'Türkiye, Malezya mı olacak?' Bu konu geçen yıl Türk kamuoyunu uzun süre meşgul eden gündemlerden biriydi. Sağlam bir zemine oturmamasına rağmen konuyla ilgili yazı dizileri yapıldı, TV'lerde tartışma programları düzenlendi. Sonuç; saman alevi gibi başlayan tartışma hiçbir katkısı olmadan kendiliğinden kapandı. Türkiye Malezyalaşmaya çalışmıyor; ama Malezya'nın Türkiye'yi yakından izlediği bir gerçek. Bu durumu ülkenin saygın eğitim kurumlarından Malezya Teknoloji Üniversitesi (UTM) Rektörü Prof. Dr. Zaini B. Ujang de doğruluyor. Türk üniversitelerini yerinde incelemek, işbirliği ve öğrenci değişim programlarını hayata geçirmek üzere Türkiye'ye gelen Rektör Ujang, Malezya'daki eğitim fırsatlarını Aksiyon'a anlattı. Profesör Ujang başta UTM olmak üzere Malezya'nın hem Türk öğrencilere hem de akademisyenlere kapılarını ardına kadar açtığını söylüyor. 26 milyonluk (2005) ülkede çoğu dünyaca kabul gören 61 üniversite bulunuyor. Malezya'da ilme ayrı bir önem veriliyor, nüfusun yüzde 90'ı okuma yazma biliyor. Gençlerinin de yüzde 40'ı yüksek öğrenim safhasında. Yabancı öğrenciler için bile yıllık eğitim ücreti 1800 dolar civarında. Hayat standardı olarak çoğu ülkeden (Türkiye dahil) ucuz. Türk öğrencilerin yıllık masrafı, hangi bölümde okursa okusun, 3 bin dolar civarında oluyor (master ve doktora dahil). Türkiye'nin tanıdığı ve İngilizce eğitim veren üniversitelerde de durum aynı. YÖK'ün denklik verdiği üniversitelerden UTM'de hali hazırda 40 Türk eğitim görüyor. Ülke genelinde ise 200 Türk öğrenci bulunuyor. Ziyareti kapsamında İstanbul, İstanbul Teknik ve Fatih üniversitelerini inceleyen Malezya heyeti, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan ve Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından da kabul edildi. Türk eğitim sistemini kaliteli bulan heyet, Türk akademisyenlerinin çalışma azminden etkilenmiş. Rektör Ujang, yeni eğitim döneminde açtıkları 230 yabancı öğretim kadrosuna Türkiye'den yeni hocalar eklemek istediklerini söylüyor: " UTM'de Avrupa, ABD ve Japonya'dan saygın akademisyenler var. Yeni dönemde Türk akademisyenleri aramızda görmek istiyoruz. Türkiyeli Teolog Doç. Dr. Nurullah Kurt tam zamanlı hocamız, kendisinden memnunuz. Ziyaretimizde daha net gördük ki; Türk akademisyenler belli bir alanda çalışıyor ve üniversitelerini değiştirseler de alanlarını değiştirmiyor. Bu sayede konularına daha hâkim oluyorlar. Takım çalışmalarına da uygunlar, bizim için bu çok önemli. Türk üniversitelerinin kaliteleri de ortada. Türk hocalardan alacağımız şeylerin olduğunu düşünüyoruz." Kuruluşu 1904'e kadar dayanan ve 27 bin öğrencisi bulunan UTM dünya sıralamasında ilk 358'e girmiş. 16 yıldır Malezya'da yaşayan Mardinli Doç. Dr. Kurt, UTM'de çalışmaktan memnun. Malezya kültürünün Türkiye'yi andırdığını vurguluyor, bu yüzden Türklerin ülkeye kolay uyum sağladığını belirtiyor: "Malezya üniversiteleri araştırma ve geliştirmeye büyük bütçeler ayırıyor. Türk akademisyenler burada geniş yelpazede çalışabilirler. Mesela UTM'nin Robotik ve Nano teknolojileri ile petrol ve çevre mühendislikleri bölümleri çok iyi. Bu bölümlerde dünyada isim yapmış profesörler de var. Çok kültürlü atmosferde çalışmalarını sürdürüyorlar." Aynı zamanda UTM'nin Ortadoğu temsilciliğini üstlenen Kurt, Türk akademisyenleri uzun veya kısa zamanlı peridolarla UTM'ye davet ediyor. Aslında Malezya başörtü sorunundan dolayı yüksek öğretimine devam edemeyenler için de iyi bir fırsat. Hem düşük maliyete İngilizce dilinde eğitim alma hem de eğitimini başörtüsüyle yapabilme imkânı var. Kendisi de başörtülü olan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sıtı Hamısah Tapsır, ülkedeki demokrasi kültürüne vurgu yapıp; "Bizde başörtüye değil, performansına bakılır" diyor.
24 Şubat 2009 Salı
Öğrenci ve Öğretmenlerimize Talipler...
13 Ocak 2009 Salı
Nedir bu Bolonya süreci?
Vatan Gazetesi yazarı Rıfat Sarıcaoğlu 10. yılını tamamlamış olan ''Bolonya Süreci''ni değerlendirdi.
19Haziran 1999'da, 29 Avrupa ülkesinin milli eğitim bakanlarının imzalarıyla başlayan Bolonya süreci, 10. yılını tamamlamış bulunuyor. Türkiye'nin de 2001'de dahil olduğu bu sürece bugün 46 ülke üye. Nedir bu Bolonya süreci? Yüksek öğrenim ve eğitim hayatımızda neler değişecek? Eğitimde ne tür reformlar bizi bekliyor? Yapılanma nasıl olacak veya olmalı? 2010-2020 arasında ne tür gelişmeler olacak? Bu süreç aslında futbolda UEFA'dan sonra Türkiye'yi Avrupa'ya dahil edecek en etkili değişim süreci olacak. Talihsiz, içimde buruk izler bırakan, toplumdaki önder isimlerin de sorgulandığı Ergenekon meselesinden ötürü geçen hafta gündemde çok fazla kalmayan ama çok önemli bir gelişme oldu ve Egemen Bağış AB ile ilgili devlet bakanı ve başmüzakereci olarak atandı. Hükümet şunu söylemiş oluyor; biz tekrar AB sürecine ağırlık vereceğiz. Egemen Bağış'ı ve YÖK'ü bekleyen en önemli ve hızla çözüm gerektiren sorunların başında Türkiye'nin 46 ülke ile birlikte taahüt ettiği Bolonya süreci var. Türkiye'nin, yüksek öğrenim sistemini de adapte ederek 2010 yılında hazır olması gerekiyor. YÖK Cumhurbaşkanı'na bağlı olduğundan, eski CHP'li milletvekili ve şu anda Cumhurbaşkanı'nın AB Danışmanı olan Damla Gürel'den de son derece önemli katkılar beklenecek. Önümüzdeki aylarda Bolonya süreci Türkiye'nin gündemine oturacak. Bolonya sürecinde yüksek öğrenimdeki ana hedef, kaliteyi artırmak, benzer programları tesis etmek, daha şeffaf bir sisteme geçmek, öğrenci-öğretim üyeleri değişimini teşvik etmek ve en önemli adımlardan birisi de yaşlanan Avrupalı'yı hayat boyu eğitime teşvik etmek. Üniversitelerde eğitim süresi ise: Lisans: 3 yıl (Level 1) Yüksek Lisans: 2 yıl (Level 2) Doktora: 3 yıl (Level 3) olacak. Yedi başlıkta Bolonya sürecinin neler sağladığını ve neler getireceğini anlatmaya ve özetlemeye çalışayım: 1. Sürdürülebilirlik- Son yıllarda eğitimin gelişimi ve genişlemesi yüksek öğrenim kurumlarına finansal yük ve sorunlar getirdiğinden üniversiteler yeni finans modellerine ve maliyet paylaşımına gitmek zorunda. 2. Yönetim- Belli şartlar altında üniversitelerin daha profesyonelce hedefler konularak yönetilmesi, verimliliğini ve etkinliğini artırması gerekecek. 3. Kalite- Yüksek öğrenimde kaliteyi garanti etmek. Bu hedefi yakalamak için Avrupa'daki üniversitelerin tekrar yapılanmasında akreditasyon, değerlendirme ve sorumluluk son derece önemli kavramlar haline gelecek. 4. Karşılaştırabilirlik- Bu belki de en önemli unsur. Avrupa'daki tüm üniversiteler arasında uyum. Avrupa kredi transfer sistemi (ECTS), öğrencinin tamamladığı dersler ve diplomaya ilave öğrencinin akademik ve kültürel birikimini gösteren belgeler, uyumluluğun sağlanmasıyla kayda geçmiş olacak. 5. Hareketlilik- Üye olan ülkeler arasında öğrencilerin çok daha serbestçe hareket etmesinin önünü açıp, alınan tüm derslerin otomatik olarak sayılmasını sağlayacak. 6. Esneklik- Değişik alanlarda veya birkaç alanda eğitim alabilmeyi, yani klasik “dikey” eğitimin kavramının yerle bir olmasını, birkaç konuda uzmanlaşmayı (Örnek: Mühendislik ve işletmeyi aynı anda okuyabilme) getirecek. 7. Çalıştırabilirlik- Üniversiteler, mezunlarına iş bulma imkânı sağlayabilmeli ve onları hayat boyu devamlı değişimlere hazır hale getirebilmeli. Bu iddialı hedef ancak iş dünyası ve üniversite ile köprüler kurularak elde edilebilir; bunun yolu açılacak. En kısa şekilde özetlemeye çalıştığım bu konular aslında eğitimde yıllardır uğraşılan ama bir türlü başarılamayan küreselleşmenin ilk örneği ve adımı olacak. 2009 yılında büyük yasa değişikliklerini ve yeni yönetmenlikler çıkarılmasını gerektireceğinden önümüzdeki haftalarda bu konuyu işlemeye devam edeceğim.